Bazı günler düşünürüm, acaba anneler mi daha şanslı, yoksa evlatları mı? Tabii ki bu çağda, teknolojinin bu kadar ilerlediği şu zamanda çocuklarımızın daha şanslı olacağı düşünülür. Oysaki ben annemin çok daha şanslı olduğunu düşünüyor ve için için annemi kıskanıyordum. Neden mi? Annem, Büyük Önder Atatürk’e dokunabilen, sesini çok yakından duyabilen, mavi Gözlerindeki, merhameti ve heyecanı yakından gören şanslı insanlardan birisidir.
.Annemden defalarca dinlediğim bu özel anısı, beni hep O’nun kadar heyecanlandırır ve mutlu eder. Annemse, o olayı anlatırken; yaşlı gözlerinin içinde hala haklı bir gururun izlerini taşır.
.Yıl 1938. Aylardan Ağustos, İstanbul el değmemiş o güzelliğini, vakur bir genç kız edasıyla taşıyordu. Caddelerin her iki yanına sıralanmış, akasya ağaçları mor ve beyaz çiçekleriyle; hafifçe esen rüzgârda huşu içersinde dans ediyor, mis gibi kokusu ise çevremize yayılıyordu. Denizin rengi gökyüzünün mavisiyle ufukta buluşurken, martılar da bin bir neşe içinde, denizin üzerinde çığlık çığlığa uçuşuyor, vapur düdükleriyle birbirine karışıyordu.
Bizler, Büyük Dere’ de ki çok güzel bir yalıda oturuyorduk. Geceleri denizin yalıya vuran dalga sesleriyle uyur, gündüzleri de iskeleden denize atlayarak; çocukça bir hevesle midye arardık. Bizler için, hele benim gibi on üç yaşında, ele avuca sığmaz bir kız çocuğu için hayat ne kadar da güzeldi. Denize sıfır o koskocaman yalımızda, büyükanneler, büyükbabalar, hala, dayı, büyük ağabeylerle birlikte; kalabalık bir aileydik. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir koşuşturmaca başlardı. Ben ise; sabahtan akşama kadar ağaçlardan inmez, ya da boğazın o tertemiz mavi sularında yüzerdim. Önümden geçen o muhteşem gemilere bakarken; uzak diyarlara gidebilmenin hayalini kurardım.
Şimdi hâlâ o günleri özlerken, Büyük Dere’deki o muhteşem yalımızı rüyalarımda sık sık görürüm.
1938 Ağustos’unun boğucu sıcak günlerinden biriydi. O günü hiç unutmuyorum!
Bir aydır devamlı olarak, her gün aynı saatlerde büyük, bembeyaz bir yatın Dolmabahçe Sarayı’nın önünden kalkarak; sahil boyunca ağır ağır dolaştığını görür, hemen iskeleye koşardım. Atatürk’ ün bu yatta olduğunu, rahatsızlığı nedeniyle “ Şifa olur” umuduyla, her gün İstanbul Boğazında dolaştığını aile büyüklerimden duymuştum. Deniz havası eşliğinde, oyuncağım dediği ve çok Sevdiği “SAVARONA” isimli yatta temiz havada sabah kahvaltısı yaparmış. Kıyı boyunca kendisini coşkuyla alkışlayan insanlara, selam vererek el sallardı. Yanında; başyaveri, yaverleri ve bir de doktoru bulunuyormuş.
Bu büyük yatın güvertesinde; hasırdan masalarda ve yine hasır koltuklar da varmış. Atatürk ve arkadaşları, orada oturur sohbet ederlerken; çoğu zaman da Atatürk ayakta durur, karşı kıyıları özlem ve gurur dolu gözlerle seyredermiş.
Ben ise; Atatürk’ün yatının, yalımızın önünden geçişini her gördüğümde Atatürk’ü yakından görebilmek için can atardım. Ne yapıp ta ona ulaşırım diye düşünür, çocukça hayaller kurardım.
Yine böyle bir günde; ben, denizden yeni çıkmıştım. İskelede oyun oynayarak; yatın geçiş saatini bekliyordum ki;
O büyük ve muhteşem yat, uzaktan bir kuğu gibi süzülerek yaklaşmaktaydı.
Tam oturduğumuz yalının önüne gelince, birdenbire ok gibi yerimden fırlayıp; hiç düşünmeden koşarak denize atladım. Yüzerek yata ulaşmaya çalışıyor, küçücük kollarımın el verdiğince kulaç atarak hızla ona ulaşmaya çalışıyordum ki, başımı kaldırınca; o an yattaki paniği gördüm!
İler geri koşuşturmalar, bağrışma sesleri bana kadar geliyordu. “Çocuk düştü! Çocuk düştü!” dikkatli olun, herkes bir yerlere koşuşuyor “hızı kesin diye bağırıyorlardı.
Yatın hızını yavaşlattılar. Ben o yaşta bile; çok iyi yüzerdim. Suyun yüzüne çıktım ve baktım ki; bana yattakiler el kol hareketleriyle bir şeyler söylüyorlardı. Korkma küçük kız, panik yapma biz seni şimdi kurtaracağız. Diye bana sesleniyorlardı. Zaten ben hiç korkmuyordum ki.
Yattakilerden iki kişi, suya atlayıp gelip beni alarak yata çıkardılar. Bir sandalye getirip beni dikkatlice üzerine oturttular. Başımı kaldırıp bakınca gördüm ki; Ulu Önder Atatürk, karşımda durmuş, bana bakıyordu.
Ben de O’na, öyle içten ve öyle özlemle bakıyordum ki!
O çocuksu dünyamdaki, hani yıllarca özlenen birisini, görünce nasıl özlemle sarılmak istenir ya, işte öyle bir özlemle O’na koşup sarılmak; yıllarca O’na olan hayranlığımı nasıl uzaktan, kavuşma hayaliyle izlediğimi; kendisini, çok sevdiğimi söylemek, dilimin döndüğünce anlatmak istedim. Fakat şimdi O’nunla karşılaşmak için can atan benim. Sanki dilim tutulmuştu. Yaver sordu:
– Paşam şimdi bu küçük kızı ne yapalım? Atatürk, elindeki dürbünü oradaki birine vererek, üzerime doğru eğildi ve bir eliyle çenemden tutup, başımı yukarıya doğru kaldırarak; saçlarımı okşadı. Ben de o an, usulca sarılıverdim.
Küçücük kollarım, Atatürk’ün boynunda, bir an öylece kalakaldı. Sevinçten, kalbim durmuş olabilirdi. Bilemiyorum aradan ne kadar bir zaman geçti. Sonra bana dönüp; yanaklarımdaki yaşları silerek; ılık bir meltem yeline benzer iki yanağımdan öperken; “Cesur çocuk!” dedi. Yanındakilere emir verdi.” Hemen bir havlu getirip kurulayın.” Gözlerimi kocaman kocaman açarak; yüzüne bakıyordum. Mavi gözleri, öyle çakmak çakmak değildi! Sanki uykudan yeni uyanmış gibi mahmurdu! Sesi sıcak ve yumuşacıktı. Bana göre boyu uzun, sarı saçları rüzgârda biraz dağılmıştı.
Eliyle saçlarını şöyle bir düzeltti. Çok şık giyinmişti. Saçlarımı okşarken; -“Seni kim denize itti, yoksa düştün mü küçük kız? “diye sordu, ben de gayet kendimden emin olarak,
—Hayır, efendim, ben düşmedim, sizi daha yakından görebilmek için suya atladım. diye cevap verdim .
—Hay Allah be çocuk! Değer miydi? Bizi çok korkuttun! Bir öğretmen edasıyla anlatmaya çalışıyordu.
Bak yavrum, bu yatın altında çark denen demirler vardır. Elleriyle tarif ederek anlatıyordu. Sana zarar verebilirlerdi! O zaman ne yapardık biz! Bir daha çok dikkat et tamam mı çocuğum! Diyerek doğruldu. Yine yanaklarımdan öperek beni uğurladı. Ben yattan indirilirken ardımdan el salladı.
Geriye dönüp baktığımda; bir elini gözlerine siper etmiş, karşı kıyılara bakarken, yanında bulunan başyaveriyle çoktan konuşmaya başlamıştı.
Birdal CAN TÜFEKÇİ
8.5.2002 yılında, Türkiye Uluslar arası bir yarışmada, birincilik ödülüne layık görülmüş daha sonra, birçok gazete ve dergide İLESAM DERGİSİNDE yayımlanıştır.